Ayasofya Müzesi | 1500 Yıllık Sırlar ve İlkler

AnasayfaBlogDoğal & TarihiAyasofya Müzesi | 1500 Yıllık Sırlar ve İlkler
Doğal & Tarihi
Aug 06, 2019, 1:25 AM

Ayasofya Müzesi | 1500 Yıllık Sırlar ve İlkler

İstanbul, 3 büyük imparatorluğa başkentlik yapmış kadim bir şehir. Türkiye ve Marmara Bölgesi için tartışmasız en önemli şehir konumunda bulunan İstanbul’un en çok bilinen ve ziyaret edilen yapılarından bir tanesi Ayasofya’dır. Bu yapı, Bizans İmparatoru I. Justinianus döneminde, 532-537 yılları arasında İstanbul’un tarihi şehir merkezinde inşa edilmiş bir katedraldir. İlk başlarda büyük kilise anlamına gelmek üzere Megali Ecclesia adıyla anılan katedral, 5. yüzyıldan itibaren kutsal bilgelik anlamındaki Hagia Sophia ismiyle anılır olmuş. 1453 yılında Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’u fethine kadar kilise işlevi gören Ayasofya, bu tarihten itibaren camiye çevrilmiş. Türkiye ve İstanbul seyahati planlayan yabancı turistlerin yanı sıra yerli turistlerin de en çok ziyaret ettiği yapılar arasında yer alan tarihi yapıt, Cumhuriyet’in ilanından sonra ise müze olarak düzenlenmiş.

Günümüzdeki Ayasofya esasında aynı yerde yapılan üçüncü mabet. İlk ikisi isyanlar sırasında yıkılan katedraller, üçüncü kez yapıldıktan sonra ise kubbesi pek çok sefer çökmüş. Mimar Sinan, 1453 yılında Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’u fethetmesiyle camiye çevrilen yapının kubbesine istinat duvarları ekledikten sonra ise kubbe bir daha çökmemiş. 16. yüzyıla kadar dünyanın en büyük katedrali unvanını taşıyan Ayasofya, hâlihazırda dünyanın en eski kiliselerinden birisi. Döneminin en özel mozaik işçiliği örneklerini barındıran Ayasofya Müzesi, üst kat galerilerinde görülebilecek özel mozaik örnekleriyle nadide eserleri bünyesinde barındırıyor.

İmparatoriçe Locası’nın da yer aldığı üst galerilerinde, bir kısmı zarar görmüş olsa da bütün güzelliğiyle görülebilecek olan Hazreti İsa, Meryem Ana ve İoannes Prodromos’u (Vaftizci Yahya) tasvir eden mozaik, üç boyutlu bir tasvirin kullanılmış olması sebebiyle döneminin ötesine geçmiş bir sanat eseri olarak değerlendirilmektedir. Bu mozaiğin Rönesans’a giden yolu açan eserlerden biri olduğu görüşü hakim. Yine üst kat galerilerde mermer korkuluklara kazılmış olarak görülebilecek bir Viking yazısı ise mabedin biriktirdiği yaşanmışlıkları gözler önüne seren bir ayrıntı. Bir Viking askeri tarafından, Rune alfabesiyle yazılmış olan ve 9. yüzyıla tarihlenen "Halvdan buradaydı" yazısı, tarihte bilinen ilk yer bildirimi gibi esprili yorumlarla da anılmıştır. Ayasofya’nın güney yönündeki Vystibül Kapısı’nın üzerinde ise yapıtın en önemli figürlü mozaiklerinden Sunu Mozaiği bulunmakta.

1849 yılındaki restorasyon çalışmaları sırasında ortaya çıkarılan mozaikte Hz. Meryem ve kucağında çocuk İsa resmedilmiş. Hz. Meryem’in sol tarafında şehrin kurucusu İmparator I. Konstantinos, İstanbul’u simgeleyen bir maketi sunarken, sağ tarafında ise İmparator Justinianos Ayasofya maketini Hz. Meryem ve Hz. İsa’ya sunmaktadır. Anlatılanlara göre restorasyon çalışmaları sırasında bu mozaiğin ortaya çıkarılması sonrası Sultan Abdülmecit de yapıya bir anı bırakmak istemiş ve tuğrasının tasvir edildiği altından yapılma bir mozaiğin uygun bir yere asılmasını istemiştir. Sultan Abdülmecit’in tuğrası hâlâ Ayasofya Müzesi’nin girişinde yer almakta.

Güneşli ve güzel bir günde günübirlik gezi ziyareti gerçekleştirdiğimiz Ayasofya Müzesi kapalı mekân olması sebebiyle dört mevsim ziyaret edilebilecek bir yapıt. Şehrin merkezinde yer alması bakımından raylı sistem ve deniz ulaşımı gibi pek çok farklı alternatiften faydalanarak ulaşabilecek olan Ayasofya, tarihi yarımadanın merkezinde yer almakta. Topkapı Sarayı, Sultanahmet Camii ve Yerebatan Sarnıcı gibi pek çok başka tarihi yapıt ve müzeyle oldukça yakın bir konumda bulunan Ayasofya Müzesi ziyaretimizi yaklaşık 1 saatlik bir sürede tamamladık. Müzenin bulunduğu tarihi yarımada, irili ufaklı pek çok farklı kafe ve restorana da ev sahipliği yapıyor. Yemek molası için Ayasofya’ya yaklaşık 100 metre mesafedeki Tarihi Sultanahmet Köftecisi’ne uğramak ise en gözde aktivitelerden biri.